• İlhan Demir

Çok Kültürlü Çalışma Hayatının Görünmez Sınırlarını Aşmak: The Culture Map

Çalışma hayatımızın en büyük klişelerinden biri şüphesiz ki toplantıların bir türlü zamanında başlamaması. Gecikmeleri trafik yoğunluğuna bağlamak ise geçerli bir bahane olarak kabul ediliyor. Ancak zamanlamamızı trafiğe göre yapmayıp toplantı veya etkinlikleri 15 dakika bekleme süresiyle başlatmamız kültürel olarak bu durumu çok da dert etmediğimizin göstergesi. Benzer bir durumu üniversitedeyken Portekiz'de katıldığım bir eğitimde deneyimlemiştim. Finlandiyalılar öğle aralarının duyurulandan en az 1 saat geç başlamasına anlam veremezken, bu rahatsızlığı dile getirdiklerinde Portekizli organizatörlerin konuyu çok da önemsemeyen açıklamalarını bir Türk olarak çok da yadırgamamıştım. Ancak "The Culture Map: Küresel Ticaretin Görünmez Sınırlarını Aşmak" kitabını okuduğumda, Finlandiyalıların rahatsız olduğu konunun kültürler arası iş yapış biçimlerini oluşturan sekiz ölçekten sadece biri olduğunun farkına vardım.


Kitabın yazarı ve aynı zamanda INSEAD profesörü olan Erin Meyer, kültürlerüstü danışmanlık yapıyor. Başka bir deyişle, ekibinde farklı kültürlerden çalışanları bulunan ya da kariyerlerine başka bir ülkede devam edecek olan profesyonelleri gidecekleri ülkenin kültürel kodlarına hazırlıyor. Ayrıca o ülkede geçirdikleri süre boyunca yaşadıkları olumsuzluklara karşı da rehberlik yapıyor. Paylaştığı örneklere bakacak olursak oldukça önemli ve ilginç bir mesleği olduğunu söyleyebiliriz. Meyer yukarıda bahsettiğim sekiz ölçeği şöyle sıralıyor:


  • İletişim: Düşük bağlamlı - Yüksek bağlamlı

  • Değerlendirme: Doğrudan olumsuz geribildirim - Dolaylı olumsuz geribildirim

  • İkna: Önce ilkeler - Önce uygulamalar

  • Liderlik: Eşitlikçi - Hiyerarşik

  • Karar: Uzlaşmacı - Tepeden inmeci

  • Güven: Göreve dayalı - İlişkiye dayalı

  • Anlaşmazlık: Çatışmaya dayalı - Çatışmadan kaçınan

  • Planlama: Doğrusal zaman - Esnek zaman


Kitapta bu ölçeklerle ilgili olarak hem Meyer'in kendi deneyimlerine, hem de danışmanlık yaptığı kişilerin deneyimlerine yer verilmiş. Ayrıca referans alınan bazı ülkeler bu ölçekler baz alınarak kültür haritası oluşturulmuş. Girişte bahsettiğim örneği ele alırsak Türklerin ve Portekizlilerin planlama ölçeğinde esnek zaman, Finlandiyalıların ise doğrusal zaman ekseninde yer aldığını söyleyebiliriz.


Bu örnekleri okurken her ne kadar kitapta Türkiye'nin de yer aldığı bazı kültür haritaları olsa da, bir Türk olarak başka bir ülkede yaşayanların deneyimlerini de merak ettim. Bu nedenle Türkiye'deki başarılı kariyerlerinin ardından çalışma hayatlarına yurt dışında devam eden bazı kişilerden deneyimlerini paylaşmalarını rica ettim. Kitapta ele alınan kültürel ölçeklerin kendi deneyimlerine yansımalarını inceledim.

Amerika’ya özellikle ilk geldiğimde beni en çok şaşırtan şey insanların iş yerinde ne kadar bireysel olduklarıydı. Bilgisayarının başında mail okuyarak öğle yemeği yemeleri, şirket yemeklerinin en geç saat 9.00'da son bulması, ajandasına haftalarca öncesinde girmeden kimseyle(kim olursa olsun) soru sormak için yaklaşılamaması bizim Türkiye’de alıştığımız şeyler değildi. Oysa, Türkiye'de birçok iş yemek aralarında çözülür, olmazlar bile konuşarak oldurulabilirdi.

Bu cümle kariyerini bir süredir Amerika'da sürdüren Leyal Eskin Yılmaz'a ait. Kitaptaki ölçekleri ele aldığımızda bahsettiği durum aslında Güven ölçeğinde Türklerin "ilişkiye dayalı", Amerikalıların ise "göreve dayalı" olmasından kaynaklanıyor. Bir Türk için ilişkiye dayalı bir kültürden sonra göreve dayalı bir kültürde çalışmak oldukça zor olsa da, işlerin üstesinden gelebilecek ilişkileri oluşturmanın önemli bir yetenek olduğunu da inkar edemeyiz:)

Bir başka şaşırdığım konu da, sürekli ne kadar direkt olduklarını söyleyip, iş negatif geribildirim vermeye geldiğinde ne denli çekingen ve indirekt olduklarıydı. İnanılmaz tabular var bu kültürde, cinsel taciz skandalları, ırkçılık suçlamaları o denli işlemiş ki benliklerine, açık geribildirim vereyim derken bir genelleme yapmak ya da yanlış anlaşılabilecek bir yorum yapmak korkusuyla, hiç konuşmamayı yeğleyebilirler. Bu yüzden “hava durumlarıyla” ilgili ciddi bir kelime haznesi şart burada, sohbetler hep havadan sudan….

Amerikalıların iletişim ölçeğinde düşük bağlamlı yani mesajları göründüğü gibi ifade etmeleriyle ancak konu değerlendirmeye geldiğinde ölçeğin dolaylı negatif geribildirim tarafında olmalarıyla açıklanabilir. Kitapta Amerikalıların bu özelliği ile ilgili ayrı bir bölüm bulunuyor ve birçok Avrupa ülkesinin Amerikan geribildirim tarzını yanlış ve akıl karıştırıcı buldukları belirtiliyor. Konuyla ilgili Amerika'da çalışan bir Hollandalı'nın düşünceleri ise şu şekilde:


"Bir Hollandalı için, "mükemmel" nadir durumlar için saklanır ve "iyi" de... yansızdır. Ama Amerikalılarda sistem farklı. "Mükemmel" her zaman kullanılıyor. "Tamam" sanki "kötü" demek. "İyi" sadece hafif bir övgü. Kötü bir mesaj verilmesi amaçlandığında, konuşan Amerikalı ise dinleyici Hollandalı ise, mesajın gerçek anlamının tamamen kaybolacağından gayet emin olabilirsin."


Kültürel sınırların giderek şeffaflaştığı bir dünyada, çalışma ortamını da sadece bulunulan ülkeye göre değerlendirmemek gerekiyor. Çünkü ekipte farklı ülkelerden insanlar olabileceği gibi bu insanların beraberinde getirdikleri kültürel kodlar kimi zaman karışıklıklar doğurabilir. Örneğin toplantı sonrasında toplantı notu istemek, telefon görüşmesinin ardından konuşulanların yazılı olarak özetlendiği e-mail göndermek ya da mail gönderirken daha üst düzey bir yöneticiyi cc'ye almak Asya ülkelerinde güvensizlik olarak algılanabilirken daha düşük bağlamlı kültürlerde her şeyi yazıya dökme eğilimi sistemli çalışmanın getirdiği bir özellik olarak yorumlanabilir.

Singapur'da yaşıyor olmama rağmen 33 ülkeden sorumluyum ve sorumluluklarım Kenya, Nijerya'dan Ortadoğu ve Asya ve Güney Kore'ye kadar uzanan geniş bir yelpazade iş yapmamı gerektiriyor. Beni en çok etkileyen şey ise ekibimden 63 farklı ülke vatandaşının çalışıyor olması. Yıllarca çalıştığım çok uluslu şirketler hep çeşitliliği artırmaktan bahsederdi ama bu yeni görevimde anladım ki ben dahil aslında çeşitliliğin ta kendisiyiz.  Tüm dinlerin özel günlerinin resmi tatil olduğu ve beraberce kutlandığı bir ülkede yaşamak çok büyük bir zenginlik, hayatımın en büyük öğrenimlerini yaşadığım bir dönemdeyim. 

Singapur'da bankacılık alanında kariyerini sürdüren Deniz Güven'in yukarıdaki paylaşımı, çok kültürlü bir ortamda çalışmanın zorluklarını ve fırsatlarını ortaya koyuyor. Erin Meyer, bu tarz karma ekiplerde herhangi bir aksiyon alınmadan önce tüm çalışanlara yapılan ve istenen eylemlerin nedenlerinin şeffaf bir şekilde açıklanması gerektiğini öneriyor. Her şeyin yazı altına alınması, çok kültürlü ekiplerde karışıklığı azaltarak zaman kazandırabilir.


Kitapta ilgimi çeken bölümlerden biri de İkna ölçeğinde önce ilkeler ve önce uygulamalar ekseninde yer alan ülkeler ile verilen bilgiler oldu. İngilizlerin ölçeğin önce uygulamalar tarafında yer alması, mail kutularına düşen mailleri okuma eğilimlerini bile belirliyor. Öyle ki, ilk paragrafta derdini anlatmayan maillerin okunma ihtimali oldukça düşük. Hatta verilen bir örnekte "e-posta bir iPhone ekranına sığmıyorsa, o gönderinin alıcı tarafından okunmama eğiliminin yüksek olduğu belirtiliyor.

Buraya geldiğimde öngöremediğim bir konudaki tespitimi paylaşmak istiyorum. Evet yaptığımız iş pazarlama, ve pazarlamanın dinamikleri dünyanın pek çok ülkesinde aynı. Aynı ürünü ya da servisi tüketicilere satmak isteyen onlarca marka var. Fakat bir pazarlamacı için en önemli şeylerden birisi günlük hayata hakim olmak. İngiltere iç pazarıyla doğrudan alakalı iş yapmıyorum, yapıyor olsam bu herhalde beni çok zorlardı. Bunu yaşayan arkadaşlarımızla konuşurken verdiğim güzel bir örnek var. Türkiye’de herhangi biriyle konuşurken ‘Halit Kıvanç’ deseniz kafasında hızlıca bir resim oluşuyor, görüntüsüyle, kimliğiyle, geçmişiyle, kültürel olarak toplum içindeki varlığıyla. Bunun yerel örneklerini çalıştığımız ortamdaki iş arkadaşlarımız, müşterilerimiz, iş ortaklarımız kendi aralarında kullandığında anlayabilmek ve ne demek istediklerini çözebilmek pek mümkün olmuyor, en azından şu an için. Karşımdakiler için belki çok büyük problem değil, hatta onlar bu çok renkliliği, farklı kültürlerle yaşamayı seviyorlar. Belki burada daha fazla süre yaşadıkça bir noktaya kadar ilerletebiliriz, ama tamamen çözülebileceğini de pek sanmıyorum.

Çalışma hayatına İngiltere'de devam eden Tuncay Bey'in anlattıkları kitabın giriş bölümünde yazılanlarla oldukça örtüşüyor. Başka bir ülkede çalışmak sadece o kültür hakkında değil, kendi kültürümüzü de daha iyi tanımamız için iyi bir fırsat sunuyor. Aynı kültür içinde uzun süre yaşamımızı sürdürmek bu kültürü nesnel bir şekilde değerlendirmemizi zorlaştırabilir.


Yazarın önsözde de belirttiği gibi: "Bir kültürün içindeyken - suyun içindeki balıklar gibi - o kültürü görmek sıklıkla zor, hatta imkansızdır." Bu anlamda The Culture Map kitabı, okuyucuyu içinde bulunduğu denizden çıkarıp kendi kültürünü ve farklı kültürleri tanıma fırsatı sunuyor. Çok kültürlü sektörlerde çalışan profesyonellerin okuması gereken bir kitap.


--------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu yazı için, özel vakitlerini ayırıp kendi deneyimlerini paylaşan Sayın Deniz Güven'e, Sayın Tuncay Yavuz'a ve yorumda bulunmadan önce kitabı bizzat okuyup, paylaştığı örnekleri kitaptaki ölçeklerle karşılaştıran ve bana farklı bir bakış açışı kazandıran Leyal Hanım'a sonsuz teşekkürlerimi sunarım.


Kaynak: Meyer, E. (2014). The Culture Map: Küresel Ticaretin Görünmez Sınırlarını Aşmak.   İstanbul, Türk Hava Yolları Yayınları


264 görüntüleme